içinde

DİZİLİŞ FUTBOL

—BÖLÜM 3–

FUTBOLU, EMEKLEME GÜNLERİNDEN ÇEKİP ÇIKARAN 2 FUTBOL EKOLÜ..

Avusturya/Macaristan ve İtalya..
(Transfer dönemindeki sıcak gelişmeler sebebiyle kısa bir süre ara verdiğimiz yazı dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz ?.)

(Önceki bölümlere ulaşmak isteyen taktik severler, sitenin sol en üst kısmında bulunan menü kısmına (üst üste duran 3 çizgiye) tıklayıp, oradaki arama motoruna “DİZİLİŞ FUTBOL” yazarak tüm bölümlere rahatlıkla ulaşabilirler ?)
Yazı dizimizin bu bölümünde futbolun doğduğu İngiltere’den biraz uzaklaşıp, Dünya savaşları sırasında ve hemen sonrasında futbola damgasını vurmuş olan 2 farklı orta avrupa ekolüne misafir olacağız..

Avusturya/Macaristan  ve  İtalya ..

Bu 3 ülke, oluşturdukları 2 farklı ekol ve bünyesinden çıkardıkları Hugo Meisl, Vittorio Pozzo, Marton Bukovi, Nereo Rocco, Helenio Herrera, Gusztáv Sebes.. gibi bir çok taktik dehası ile 70’lerin efsanevi “Total Futbol”una kadar olan dönemde futbolun taktiksel gelişiminin hemen her basamağına damga vurdular. Günümüzde oynanan futbol, uygulanan taktiklerin hemen hepsinin temelinde bu futbol adamlarının izlerinin olması açısından yazı dizimizin bu kısmı bir nebze daha önem kazanmakta..

Dolayısıyla daha iyi anlaşılması açısından, “futbolun protestanı” İngiliz Jimmy Hogan dışındaki diğer tüm isimlerin bu 3 ülke(Avustuya-Macaristan-İtalya) futbolundan geldiğinin altını tekrar çizerek, sonraki bölümleri ülke ve ekollere göre değil de tarihsel (kronolojik) sırayla anlatacağımızı belirtelim ve başlayalım..

———

Yıllarca aynı imparatorluk sınırları içerisinde birlikte yaşamış iki ulusun (Avusturya/Macaristan) futbol ekollerinin temelde aynı olması şaşırılacak bir durum değildi. Zira birbirlerinden etkilenerek ortaya çıkardıkları bu futbol akımının gelişiminde her iki ulusun futbol adamlarının katkısı bulunmaktaydı. 30lu yıllarda, henüz 20 sene öncesine kadar Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun hüküm sürdüğü başkent Viyana ve Budapeşte’de, dışarıya kahve kokusu taşan gösterişli kafeler, halinden memnun insanlarla dolmaya başlamış, bu buluşmalarda bambaşka bir konu konuşulur olmuştu:   FUTBOL..

İşte o kafelerde futbolda oyun anlayışı, diziliş ve stratejileri üzerine uzun uzun sohbet eden 2 efsane futbol adamı, sonraki yıllarda ve günümüzde “Sahte 9” olarak da bilinen yepyeni bir taktik anlayışı ortaya çıkaracaklardı. 

1900lü yılların başlarında ailesinin maddi durumu iyi olan bir genç, paraya pek ihtiyacının olmaması sebebiyle futbolun idari kısmına çok erken yaşlarda ilgi duymaya başlamıştı. Daha 30lu yaşlarında Avusturya Futbol Federasyonunda genel sekreterliğe kadar yükselen bu kişi, Hugo Meisl’in taa kendisi idi. Futbol üzerine fazlasıyla mesai harcamaya başlayan Meisl, Avusturya milli takımının o dönem ki kötü durumdan gayet rahatsızdı. 1912 yılındaki olimpiyat oyunlarında Avusturya’nın ortaya koyduğu kötü futbol sonrasında Meisl buna çözüm üretebilmek için çareler aramaya başladı. Özellikle o dönem futbolun önde gelen ülkesi İngiltere’yi ve pas oyunuyla dikkatleri üzerine çeken İskoçyayı yakından inceliyor, bulunduğu ortamlarda konu ile ilgili fikir alışverişleri yapmaya çalışıyordu. Yine böyle bir ortamda konuşma fırsatı bulduğu bir ingiliz hakemin bu konu ile ilgili Jimmy Hogan’dan yardım alabileceğini söylemesi onun için bir dönüm noktası olmuştu. 

Futbolun doğduğu dönemlerden itibaren ingiliz futbolunun temelini oluşturan “paslaşma karşıtı”, top sürmeye yada uzun pasa dayalı futbol anlayışı, Arsene Wenger’in Arsenal’ine kadar yıllarca etkisini sürecekti. Arada, 2 Şampiyon kulüpler kupası kazanan 80’lerin ünlü Nottingham Forrest takımı ve o takımın menageri Brian Clough, ülkede “Carpet Football” (Halı Futbolu) denilerek burun kıvrılan bu hakim düşünceyi değiştirmeye çalışacak ancak kalıcı bir başarı elde edemeyecekti. Hatta Clough, bu duruma sinirlenecek “tanrı futbolu bulutların üzerinde oynamamızı isteseydi çimleri oraya koyardı” şeklinde bir demeç bile verecekti. 

Böylesine sabit bir fikrin hakim olduğu o dönem İngilteresinde Jimmy Hogan, pasa dayalı oyun anlayışını savunan ve topun yere indirilmesi gerektiğini düşünen tek spor adamıydı ve bu düşüncesi ülkesinde tepkiyle karşılanmıştı.  

İşte o Hogan fikirlerini orta avrupada,  viyana da, ring kafedeki o ünlü  futbol sohbetlerinde Avusturya futbolunun ileri gelenlerinden olan Meisl’e uzun uzun anlatacak, İkilinin Strateji sohbetleri bir süre daha hararetli şekilde devam edecekti.. 

Taa ki 1.Dünya savaşı patlak verene kadar..

1.Dünya savaşının karmaşasında Hogan hapise girerken, Meisl ise futboldan uzaklaşmıştı. Dünya savaşı sonlandığında MTK Budapeşte’nin başına geçen Hogan, Macaristan futbolunda bir dönüm noktası haline gelirken, Meisl ise 1920lerde Avusturya milli takımının başına geçmişti.

“Der Papierene” lakaplı efsane Matthias Sindelar ve Karl Sesta gibi üst düzey oyuncuların da takıma katılması ile birlikte Avusturya futbolu yükselmeye başladı. Hogan’ın telkinlerinin yanısıra İngiliz Chapman ve İtalyan Vittorio Pozzo’dan da etkilenen Meisl, Futbol literatüründe “Wunder Team” olarak bilinen Avusturya milli takımına yeni bir taktik anlayış getirdi. O güne kadar kanatlar üzerinden oynanan futbolu Meisl merkeze çekti ve uzun paslar yerini kısa paslara, sert oyun ise yerini estetiğe bıraktı. 

Kalede Arsenal’in radarına giren Hiden, orta üçlüde ise rakibin uzun toplarını imha etmekte uzmanlaşan Simistik ve fiziksel gücü yüksek kaptan Nausch takımın bel kemiğini oluşturmuştu. Ancak asıl fark yaratan oyuncu kağıttan bir adamdı. Zayıf görüntüsüne karşın teknik ve çalım becerisi ile harikalar yaratan bu adamın ismi Matthias Sindelar’dı. Sindelar’ı, “futbolun Mozart’ı” yapacak şey, Meisl ve Hogan’ın taktik dehalarında yatmakta idi. Günümüzde ‘false nine’ ya da Türkçe ‘sahte dokuz’ olarak bilinen sistemin ilk uygulamasının kahramanı Sindelar idi. Klasik WM sisteminden farklı olarak orta sahaya gömülür, duvar pasları ile rakibin kafasını karıştırırdı. Tam da bu dönemde Avusturya milli takımı, 5-0 ve 6-0’lık Almanya ve 8-2’lik Macaristan maçalarını da içeren 14 maçlık yenilmezlik serisine imza attı. 1932’de kaybedilen 4-3’lük İngiltere maçı ile bu seri sonlansa da Meisl, en azından pas oyununun sınırlılıklarını gördü ve Sindelar’a daha fazla önem atfetmesi gerektiğini anladı. “Wunder Team” aynı yıl İtalya’yı 2-1 mağlup ederek Orta Avrupa Kupası’nı kazandı. Hedef artık Dünya Kupası idi. 

2-3-5 modifikasyonu, yerden kısa pasa ve hareketli oyuna dayalı olan bu düzen, bir süre sonra “Danubian School” (Tuna Ekolü) ismi ile komşu ülkeler tarafından da kabul gördü. Avusturya, Çekoslovakya, Macaristan bu düzenle 1934 Dünya kupasında çeyrek final oynadılar. 1934te Dünya üçüncülüğüne ulaşan Avusturya, 1936 Olimpiyat oyunlarında da final oynamayı başardı. Her iki turnuvada da Vittorio Pozzo’nun İtalyasına takılan Meisl’in “Wunder Team”i, oynadıkları güzel futbola rağmen ne yazıkki bunu bir kupa ile taçlandıramadı.

Aynı dönemlerde, 1929 yılında, orta avrupanın bir başka ülkesi İtalyanın Futbol Federasyonu millî takımın başına Vittorio Pozzo’yu getirmişti. Ertesi yıl düzenlenecek Dünya Kupasına savaşın etkileri damgasını vurmuştu, üstelik Güney Amerika’da Uruguay’da düzenlenecek olan turnuvaya gidebilmek o zamanlarda çok zordu. Şampiyonaya Avrupadan sadece Fransa, Yugoslavya, Romanya ve Belçika gemiyle katılabildi. İtalya’nın da dahil olduğu bazı Avrupa devlerinin olmadığı 1930’daki turnuvayı ev sahibi Uruguay güle oynaya kazanmıştı. Şampiyonaya gidemeyen İtalya, aynı yıl o zamanların Avrupa’daki moda turnuvası Orta Avrupa Kupası’nın ilk sahibi olmuştu. Zafere giden yolda alınan bir iki kötü sonuçtan sonra takımın iskeletiyle oynamaya başlayan Pozzo, İtalya’nın on senedir kaptanlığını yapan Baloncieri’yi takımdan uzaklaştırdı. İşler ters gitse takımın başındaki geleceği tartışılacaktı, ancak deneyimli teknik adam risk alıyordu. Onun İtalyası Orta Avrupa Kupası’nı kazanırken Avusturya o turnuvada ikinci oluyor, Pozzo Meisl’ın “Wunder Team”ini ilk kez geride bırakıyordu. Buna rağmen o döneme kadar Chapman’ın 3-2-5 dizilişine dayanan WMsini kullanan Pozzo bu sistem üzerine farklı bir anlayış kurmak istiyor, oynadıkları oyun kendisine yeterli gelmiyordu.. O dönemdeki En büyük rakibi Meisl 2-3-5 modifikasyonu ile takımını oynatıyor ancak Avusturya Sindelar gibi bir maestro sayesinde çok hızlı, kısa pas ağırlıklı ve kişisel becerilere dayanan bir oyunla dikkat çekiyordu. Pozzo da, Chapman ve Meisl’ın oyun anlayışından esinlenerek, hem savunmayı kuvvetlendiren, hem de takımını daha ofansif oynamasına olanak sağlayan bir sistem peşine düştü.

Gençlik yıllarında İngiltere’nin Manchester kentinde bulunan Pozzo, o dönemlerde Manchester United’ın orta 3lüsünden merkez halfbek Charlie Roberts’ı izlerken, daha ofansif bir halfbek fikri kafasında belirmişti. Ancak o dönemde daha çok savunmanın bir parçası olarak görülen orta sahada yapılacak böyle bir değişikliğin savunmada yaratabileceği sıkıntıları göze almak istemeyen Pozzo çözümü, top rakibe geçtiğinde iki iç forvetini biraz daha orta sahaya doğru yaklaştırmakta buldu. Böylece 2-3-2-3 dizişi ile ifade edebileceğimiz, takımın çok hızlı bir şekilde atağa çıkmasını sağlayan farklı bir sistem ortaya çıkmıştı. İtalyanların “Metodo” olarak isimlendirdiği bu taktik, forvette merkez bölgede bulunan 2 oyuncunun biraz daha orta sahaya yaklaşması ile oluşan “Tuna Ekolü” oyun düzeninin farklı bir varyasyonuydu. Aynı zamanda Guardiolanın Barcelonada ortaya koyduğu WW dizilişinin, sonradan ortaya koyacağı oyun anlayışının da kaynağı bu sistem olacaktı.

Kadrosunda Giuseppe Meazza gibi yıldızlara sahip Pozzo’nun İtalyası, yeni keşifi “Metodo” sistemi ile Kendi ülkelerindeki 1934 Dünya Kupasında görücüye çıktı. O dönem Milli takımlara Başka ülkelerden oyuncu transferinin serbest olması Kurt hocanın elini güçlendirmişti. Turnuvada Yarı finale kadar gelmeyi başaran İtalyanın rakibi bir kez daha Meisl’in wunder team’i olmuştu. Wunder team pasa dayalı, hızlı futboluyla maça etkili başladı ancak Pozzo’nun 2-3-2-3 sistemi adeta Meisl’ın oyun planını bozmak için üretilmişti. Avusturyayı önce durdurdular, bir süre sonra da, biraz tartışmalı bir golle de Olsa öne geçmeyi başardılar. Sindelar’a karşı müthiş bir savunma yapan İtalya maçı tek golle almasını bildi. Hakem her ne kadar İtalya’yı hafiften kollamışsa da, Pozzo maçın genelinde Meisl’a karşı ağır basmayı başarabilmişti. O turnuvada Pozzo ve takımı, finalde Çekleri 1-0 ile geçerek kupayı müzesine götürdü. 

Sonraki yıllarda İtalya, 1936 Berlin Olimpiyatları finalinde de Meisl’ın Avusturyası ile karşılaşacak, karşılaşmayı 2-1 kazanarak altına ulaşacaktı. Pozzo’nun ikinci kümede oynarken keşfettiği miyop Annibale Frosi, Avusturya’yı devirecekti. Gözlüklü golcü hocasına şükranlarını olimpiyat altınını kazandırarak gösteriyordu.

Bir sene sonrasında Meisl ölünce Pozzo, adeta en büyük rakibini kaybetti. Meisl’ın olmadığı 1938 Fransa Dünya Kupası’nda Pozzo’nun İtalyası Yarı finalde Brezilya’yı, Finalde de Macaristan’ı rahat geçerek 2.kez üst üste kupayı müzesine götürdü. Finalden sonra her ne kadar Macar futbolcular bilerek yenildiklerini, aksi takdirde futbolcuların Mussolini tarafından öldürüleceğini söylemişlerse de, İtalya çok daha üstün bir oyun oynamıştı. Üstelik bu turnuvada Pozzo “Metodo”yu biraz daha geliştirerek bu kez orta sahanın ortasına daha kesici, daha çok top çalan bir oyuncu yerleştirip, bunun doğal bir sonucu olarak kontra atağa daha da yatkın bir yapıya büründürmüştü. İtalyanlar bu stili bir süre sonra “Sistema” olarak adlandıracaklardı ve 1940 larda pek çok italyan takımı “Sistema”yı kullanmaya başlayacaktı.

Diğer taraftan Güney Amerika’da da bu sistemin etkileri kendini göstermeye başlayacak, Uruguay da Maracana’da Brezilya’yı yenip 1950 Brezilya Dünya Kupası’nı kazanırken “Metodo”ya çok yakın bir anlayışla oynayacaktı.

Böylece döneminin en büyük taktik dehalarından biri olan Pozzo’nun “Metodo”su ve onun modifikasyonu “Sistema” orta avrupadan tüm dünya futboluna bu şekilde yayılacaktı. 

Yaşlı Usta Pozzo hayatının son demlerinde, milli takımının nerdeyse tamamını oluşturan, beş sene üst üste İtalya şampiyonu olmuş, doğup büyüdüğü, sonradan kurucusu, futbolcusu ve hocası olduğu Torino, nam-ı diğer efsane “”İl Grande Torino”” takımının yaşadığı uçak kazası ile de yüzleşecekti ne yazıkki..

4 Mayıs 1949 tarihinde doğduğu kentin ve dolasıyla dünya futbol tarihinin yazgısı değiştirmiş, 19 futbolcunun yaşamını yitirmesi ile sonuçlanan o feci uçak kazasında hayatını kaybeden Torinolu futbolcuları göz yaşları arasında teşhis eden de yine hocaları Pozzo olacaktı.

Faşist dönemin gölgesinden kurtulamadığı için adına bugün bir stat bile olmayan Vittorio Pozzo, Hala daha “iki Dünya Kupası kazanmış tek teknik direktör”dür. Her ne kadar Zamanın koşullarını lehine kullansa da, yepyeni bir sistem geliştirerek futbola damgasına vurmuş gerçek bir futbol otoritesidir. 

Kendi tabiri ile Kurduğu takım Mussolini’nin değil, Pozzo’nun İtalyası idi..

Ruhu şadolsun…

————

Evet..

Birbirlerini olumlu yönde etkilemiş, kısa süre içerisinde defalarca karşılaşıp taktik anlayışlarını geliştirmiş iki futbol dehasını daha bu bölümde anlatma fırsatı bulduk..

Onlar sayesinde bir süre sonra İtalya “Catenaccio”yu bulacak, Macaristan Puscas’lı efsane takımın 4-2-4’üne şahit olacaktı..

Kurt hocalar Meisl’i, Pozzo’yu ve hocaların hocası modern futbolun babası Jimmy Hogan’ı saygıyla anarak bu bölümümüzün de sonuna gelmiş bulunuyoruz…
Sabırla okuyup takip ettiğiniz için teşekkür ediyorum..
———————
Bir sonraki bölümde;
Grande Torino Faciası

İtalyanların “Catenaccio”su ve 

Puscaslı Efsane Maceristan’a doğru yolculuk..

Bir cevap yazın

GIPHY Uygulama Anahtarı Ayarlanmadı. Lütfen Kontrol Edin